Yuusha-kei ni Shosu, kahramanlığın onurlu bir görevden ziyade ölümün bile kurtaramadığı sonsuz bir cezaya dönüştüğü karanlık bir distopyayı konu alıyor.
- 04 Şubat
- 0
- 8
SPOİLER UYARISI Bu yazı, Souosu no Frieren animesinin ilk sezonuna ve ikinci sezonun ilk üç bölümüne dair spoiler
içermektedir.
Bir hikayede “mutlu sondan sonrasını” anlatmak, çoğu zaman o büyük zaferleri anlatmaktan daha zordur. İlk sezon, Himmel’in ölümünden sonraki o sessiz kabullenişi ve zamanın ağırlığını çok iyi kurmuştu. O duygusal temel artık atıldı ve karakterlerimiz geçmişin gölgesinden sıyrılmaya başladı.
Sousou no Frieren 2. Sezon, odağını geçmişin melankolisinden şimdiki zamanın tekinsizliğine çevirerek geri dönüyor. Yeni sezon, ilk bakışta bir devam halkası gibi dursa da atmosfer olarak bizi serinin başlarındaki o “yol hikayesi” ruhuna geri götürüyor Aradaki fark şu; rota artık çok daha çetin ve hata kabul etmeyen bir coğrafyaya, Kuzey Platosu’na çevrilmiş durumda.
Hikaye akışı, tam olarak bıraktığımız yerden, yani Birinci Sınıf Büyücü Sınavı’nın hemen sonrasından devam ediyor. İlk sezonun genel hatlarına ve hikayenin başlangıcına daha önce Sousou no Frieren incelememde değinmiştim. Bu yüzden başlangıç kurulumunu tekrar etmiyorum.
Ancak şunu net bir şekilde söyleyebilirim: Artık hazırlık evresi bitti. Fern rüştünü ispatladı, Stark ise ekibe tam anlamıyla uyum sağladı. Ekibimiz, insanlığın sınırlarının zorlandığı Kuzey Platosu’nun derinliklerine ve Aureole’ye doğru asıl büyük adımı şimdi atıyor.

Sousou no Frieren 2. Sezon’un hikaye yapısına baktığımızda, prodüksiyon tarafında radikal bir karar alındığını görüyoruz. İlk sezonun 28 bölümlük o geniş ve yavaş yanan yapısının aksine, bu sezon sadece 10 bölümden oluşan, çok daha yoğunlaştırılmış bir “cour” olarak kurgulanmış.
Bu tercih, hikayenin temposuna doğrudan şekillendiriyor. Ekibimiz, Birinci Sınıf Büyücü Sınavının ardından nihayet Kuzey Platosu’na ayak basıyor; ancak burası sadece karlı bir coğrafya değil; kuralları olan, hata affetmeyen yaşayan bir antagonist.
Sezonun açılışında karşılaştığımız, büyüyü tamamen etkisiz hale getiren “Büyü Nötrleyici Kristaller” ve bu coğrafyaya özel evrimleşmiş canavarlar, Frieren gibi “Büyük Büyücü” seviyesindeki bir karakteri bile çaresiz bırakıp, ekibin fiziksel gücünü temsil eden Stark’a daha fazla ihtiyaç duyulmasına neden olabiliyor. Bu durum, hikayenin kurulumunu “güç gösterisi”nden çıkarıp, zeka ve fiziksel dayanıklılığın ön plana çıktığı bir hayatta kalma mücadelesine dönüştürüyor.
Evrenin genişlemesi noktasında ise hikaye, sadece Frieren’in anılarıyla sınırlı kalmayıp, dünya tarihinin derinliklerine inmeye başlıyor. Özellikle “Güneyin Kahramanı” gibi, İblis Kral’ın ordusunu tek başına durdurabilmiş ve geleceği görme yeteneğine sahip mitolojik figürlerin hikayeye dahil olması, evrenin sınırlarını genişletiyor.
Güneyin Kahramanı’nın kaderini bilerek ölüme yürümesi ile Himmel’in bilinmeze rağmen umutla savaşması arasındaki tezatlık, sezonun felsefi derinliğini oluşturuyor. Ayrıca “Yıkımın Yedi Bilgesi” gibi antagonist güçlerin geçmişte neler yaptığına dair detayların su yüzüne çıkması, ekibin şu anki yolculuğunun aslında daha büyük ve uzun vadeli bir oyunun parçası olduğunu düşündürüyor.
Karakter dinamiklerinde ise kurulum, melankoliden daha aktif bir duygusal çatışmaya evriliyor. İlk sezonda Fern ve Stark arasında gördüğümüz o örtük yoldaşlık, bu sezonda yerini açık bir romantik gerilime bırakmış durumda.
Stark’ın korkularına rağmen sergilediği cesaret ve Fern’e karşı attığı adımlar, ikiliyi ergenlikten yetişkinliğe taşıyan bir büyüme hikayesine dönüşüyor. Bu durum, Frieren’i de alışık olmadığı bir konuma, bir nevi “ebeveynlik” rolüne itiyor. Fern’in randevu tavsiyesi istemesi karşısında Frieren’in yaşadığı çaresizlik ve insan ilişkilerindeki deneyimsizliği, hikayenin dramatik yapısını mizahi ama düşündürücü bir şekilde dengeliyor.

Frieren gibi atmosferi ve görsel anlatımıyla rüştünü ispatlamış bir yapımda, ikinci sezon öncesi en büyük soru işareti yönetmen koltuğundaki değişimdi. İlk sezonun o kendine has sinematografik dilini ve melankolik havasını kuran Keiichirō Saitō’nun, Sousou no Frieren 2. Sezonda bayrağı Tomoya Kitagawa’ya devretmesi, “Acaba o büyü bozulur mu?” endişesini beraberinde getirmişti.
Ancak Madhouse stüdyosu, bu değişimi bir kalite kaybı olarak değil, hikayenin değişen coğrafyasına ve tonuna uygun bilinçli bir stil evrimi olarak yansıtmış. Kitagawa’nın rejisiyle birlikte görsel dil, ilk sezonun o yumuşak odaklı, pastel ve adeta bir “hüzünlü rüya” hissi veren yapısından sıyrılmış durumda. Bunun yerine; Kuzey Platosu’nun tehlikeli gerçekliğini yüzümüze vuran, çok daha keskin konturlara, yüksek kontrastlı renklere ve netlik odaklı bir görselliğe geçiş yapılmış.
Bu stil değişikliğini en net hissettiğimiz yer ise şüphesiz aksiyon sekansları ve tempolu sahneler. İlk sezonun o durağan, “boşlukların” konuştuğu yapısı, yerini olay örgüsünü daha hızlı aktaran ritmik bir kurguya ve dinamik kamera hareketlerine bırakmış.
Özellikle kristal canavarlar veya ejderhalar gibi büyük ölçekli tehditlerde kullanılan CGI teknolojisi, 2D karakterlerle neredeyse kusursuz bir şekilde harmanlanmış. Yönetmen Kitagawa, aksiyonun kaosunu izleyiciye “sinematografik bir bulanıklıkla” değil, “keskin bir netlikle” sunmayı seçmiş ki bu da kuzeyin “hata kabul etmez” doğasıyla örtüşüyor.
Bölüm içi animasyonlardaki bu keskinliğin aksine, opening sekansında tamamen zıt, pastel boya estetiğiyle harmanlanmış sanatsal bir tercih bizi karşılıyor. Elle çizilmiş izlenimi veren pastel boya estetiğiyle hazırlanan bu görseller, serinin masalsı köklerine yerinde bir saygı duruşu niteliğinde. Frieren’in zihnindeki anıların silikleşip yeniden renklenmesini andıran bu stilize anlatım, serinin görsel çeşitliliğini zenginleştiren bir tercih olmuş. Özetle, ilk sezona kıyasla atmosfer biraz daha “keskinleşmiş” olsa da prodüksiyon kalitesi hala sektör standartlarının çok üzerinde bir seyir zevki sunuyor.
Müzikal tarafta, serinin ruhunu oluşturan o eşsiz Kelt ve fantezi tınılarının mimarı Evan Call ile yola devam edilmesi en sağlam devam noktası. İlk sezonda duyduğumuz o epik ve hüzünlü orkestral yapılar, bu sezonda yerini hikayenin gerilimine uygun olarak daha deneysel ve tansiyonu yüksek melodilere bırakmış durumda.
Ancak Sousou no Frieren 2. Sezonda asıl radikal değişim openingde karşımıza çıkıyor. İlk sezonun viral hiti “The Brave”in ardından, bu sefer Mrs. GREEN APPLE’ın seslendirdiği “lulu.” parçası bizi karşılıyor. Bu parça, önceki açılışa kıyasla çok daha sanatsal ve melankolik bir yapıya sahip; animasyonla birleştiğinde ise serinin “hüzünlü rüyası”nı tamamlayan bir atmosfer yaratıyor. Endingde ise milet geleneğinin bozulmadığını ve “The Story of Us” ile o bildiğimiz duygusal veda hissinin korunduğunu görüyoruz.
Seslendirme kadrosunda ise bu sezonun tartışmasız en büyük sürprizi, evrenin mitolojisine derinlik katan “Güneyin Kahramanı” karakteri oldu. Bu efsanevi figüre, anime dünyasının en ikonik seslerinden biri olan Kazuhiko Inoue (çoğumuzun bildiği rolüyle Naruto’dan Kakashi Hatake) hayat veriyor. Inoue’nin o sakin ama otoriter ses tonu, karakterin “geleceği bilen ve buna rağmen ölüme yürüyen” o bilge ve kaderci duruşuna inanılmaz bir ağırlık katmış.
Ana kadroda ise özellikle Stark ve Fern arasındaki diyalogların tonu değiştikçe, seslendirme sanatçılarının da o utangaçlık ve romantik gerilimi yansıtma konusundaki başarıları dikkat çekiyor. Kısacası kulaklarımız hem müzikalite hem de performans açısından yine en üst seviyede ağırlanıyor.

Sousou no Frieren 2. Sezon duyurulduğunda açıkçası kafamda iki büyük endişe vardı: İlki, yönetmen değişikliğinin o alıştığımız “Frieren büyüsünü” bozup bozmayacağı; ikincisi ise manganın mevcut durumundan dolayı hikayenin havada kalıp kalmayacağıydı. İlk bölümleri tükettikten sonra şunu net bir şekilde söyleyebilirim ki; sonuçlar beklentimin çok üzerinde ama “tadımız kaçmasın” diye sineye çektiğimiz bazı gerçekler de yok değil.
Öncelikle, yönetmen Kitagawa’nın getirdiği o “keskinlik” hoşuma gitti. Evet, ilk sezonun o pastoral, tabloluk sahnelerini zaman zaman arıyorum ama hikayenin girdiği bu karanlık virajda, o eski yumuşaklığın sırıtabileceğini de kabul etmem gerek. Seri artık bizi “hüzünlendirmekten” ziyade “heyecanlandırmaya” oynuyor ve bu ton değişikliği beni yakalamayı başardı.
Özellikle Fern ve Stark arasındaki ilişkinin artık “ima” seviyesinden çıkıp somut adımlara dönüşmesi, seriyi sadece bir macera olmaktan çıkarıp karakterleri benimsememi sağlayan en büyük artı oldu.
Ancak madalyonun öteki yüzünde “süre” meselesi var. 28 bölümlük o doyurucu ilk sezondan sonra, bu sezonun sadece 10 bölümle sınırlı kalması ve tam olaylar alevlenirken bitecek olması, benim için en büyük burukluk. Tamam, kaliteyi korumak için bu gerekliydi, bunu biliyoruz. Ama tam Kuzey’in o tekinsiz havasına alışmışken ve “Altın Ülke” gibi serinin zirve noktasını görecekmişiz gibi hissederken, sezonun bir “hazırlık kampı” tadında bitecek olması biraz hevesimi kursağımda bırakıyor.
Sonuç olarak; Frieren 2. Sezon, benim için “çok iyi bir geçiş sezonu”. Asıl hikayenin henüz gelmediğini biliyorum ama önüme konan sezon o kadar iyi ki beklemeye razıyım. Eğer siz de benim gibi “kalite düşmesin de geç olsun” diyenlerdenseniz, bu sezon sizi tatmin edecektir. Ama “büyük final” arıyorsanız, bu sezonun sadece bir köprü olduğunu unutmayın.
Siz ne düşünüyorsunuz? Bu ilk bakış ve Sousou no Frieren 2. Sezon hakkında yorumlarınızı merak ediyoruz →
Yuusha-kei ni Shosu, kahramanlığın onurlu bir görevden ziyade ölümün bile kurtaramadığı sonsuz bir cezaya dönüştüğü karanlık bir distopyayı konu alıyor.
Made in Abyss, chibi karakterleri ile inanılmaz tatlı gözüken bir seri. Ancak bu tatlılığın arkasında çarpık, karanlık ve korkunç bir hikaye yatıyor.
Redo of Healer, Keyaru'nun intikam alma yolculuğunu izlediğimiz bir seri. Ancak bu intikam genel olarak şiddetten ziyade cinsellik yoluyla alınan türden.
Sousou no Frieren, Frieren'in efsanevi macerası sonrasında insan ilişkilerini ve zamanı anlama çabasına ortaya koyan melankolik bir hikaye sunuyor.
Kutucuklara tıklayarak filtre durumunu (✓ / ✕) değiştirebilirsiniz.